
Çok şanslı olduğumu inkar edemem; çünkü hiç masal dinlemedim ben. Bunun neresi şans derseniz, gerçek öykülerle bu yaşa geldiğimi söylersem haklı bulacaksınız beni. Gerçek öykülerle, en öldürücü mizahi durumlara bile fark atabilecek anılarla, yalancı masallara gereksinme duymadan büyüdüm ben; yazar, şair, ressam, müzisyen ve gazetecilerden oluşan bir ailenin içinde... Yemeklerimi Seniye Fenmen’in seramik masasında yedim, gelen giden portremizi yaptı, gelen giden kitaplarını imzaladı, gelen giden şiirlerini okudu. Bu yüzdendir ki sanat benim için olağan bir durum. Bir sanatçı olamasam da, yine de ekmeğim taştan değil sanattan çıktı. Kısacası, beni şanşlı kılan ve en çok da bu yüzden sevdiğim Ankara’da doğdum, yaşıyorum, üstelik bu kentin en kalburüstü sanat, düşün ve yazın insanlarıyla...
Dönem dönem, özellikle baharda erguvanları taşmış İstanbul’da yaşayanlara özensem de kentimi seviyorum. ‘ Fenerbahçeliyim, Modalıyım, Arnavutköylüyüm’, gibi söyleyecek mahallem olmasa da ben kentimi seviyorum. Kentime yönelik öyküler dinlemeyi, dinlerken hayal kurmayı, içinde Ankara geçen kitaplar okurken, geçmişimi de düşünmeyi seviyorum. Eskiden Ulus’un ‘gözde’ olduğu günleri, Meram ve Özen Pastanesi’nin önünde nasıl piyasa yapıldığını, Karpiç’i, Süreyya’yı, Gar Gazinosu’nu dinleye dinleye artık neredeyse o günleri yaşadığımı sandığım anlarımı seviyorum. Hatta o kadar inanıyorum ki bunları yaşadığıma, onları özlüyorum bile. Hani lokanta ve bar kısmının ayrı ayrı keyfi olan, o dönem Ankara’sının aşağı yukarı tüm gazeteci, yazar ve sanatçılarının müdavimi olduğu Karpiç’i. Hani öykücü ve romancı Şahap Sıtkı , romancı İlhan Tarus, gazeteci Çetin Altan, ressam Orhan Peker, şair Fethi Giray, gazeteci Şinasi Nahit Berker, şair-gazeteci Mehmet Kemal, ressam Fahir Aksoy, gazeteci Fikret Otyam’ın yani babamın Karpiç’ini. Anlattıklarına göre anne ve babamın beni sırtlayıp götürdüğü, hatta babamın doğumumu beraber kutladığı Barmen İsmet’li Karpiç’i. İki Karpiç müdaviminin, Cihat Amca ile Fikret Otyam’ın, sayemde dünür oldukları Karpiç’i.
Yalnız Karpiç’i mi?
Belki hayal ürünüydü ama bir romanda okuduğum gibi Atatürk’ün Köşk ile tümden bağlık olan Kavaklıdere arasında gidip gelen aşkının Ankara’sını özlüyorum. En önemli sosyal etkinliğin; Basın ve Cumhuriyet Balolarının olduğu Ankara’yı özlüyorum. Galalara hanımların eldiven giyerek gittikleri Ankara’yı özlüyorum. Kale içinde konaklarda yaşanılan Ankara’yı özlüyorum. Nefes almak için gittiğim ancak birbirlerine dayanarak yıkılmayı veya yakılmayı bekleyen Altındağ’daki hüzünlü evlerin tekrar dirilmesini özlüyorum. Altındağ’ın o güzel dokusuna çok yakışan işlemeli perdelerin ardında yaşananları özlüyorum. Dahası, okul çıkışları önünden geçtiğim ve birçok hoş hanım ve beyin beş çayını içtikleri Tuna Pastanesi’ni, Botanik Parkı’ndan İngiliz Sefareti’ne geçip meyve çaldığım Ankara’yı özlüyorum. Çoçukluğumun Ankara simitini, pamuk helvasını, elmalı şekerini bile özlüyorum gerçekten. Belki de bu özlemdir bana bu kenti sevdiren.
Köşe başlarında, insanla iç içe olmuş heykelleri, Kızılay’ın kalabalıklığını, Sakarya caddesinde tek tük kalan manavları, cennet köşesi komşu parkı, en güzel ve taze balıkları yediğim, düşünürken bile heyecanlandığım Kumsal Lokantası’nı ve Kalbur’u, Kale içindeki küçük dükkanları, Merkez Çiftlik Lokantasını, Ulus’taki Çiçek Lokantası’nı , küçülmüş olsalar bile, artık neredeyse her semtte açılan sinema salonlarını, Galeri Nev’i, Siyah Beyaz’ı, onca kolejin, üniversitenin açıldığı Ankara’yı, annemin yeni mekanını, saatlerce sohbetini dinlediğim aydınlarını, saygılı insanlarını nasıl sevmem? Belki de benim Ankara’m başka, kafamda yaşattığım Ankara…
Ankara’nın aşağı yukarı her halini dinlemiş, okumuş ve de yaşamış biri olarak artık, ‘doğma büyüme ve belki de ölme Ankaralı’ sıfatını kazanan ben; Cumhuriyet’in kalbi, Atatürk’ün başkenti, bir kırsal taşra kasabası iken yoktan var edilen bu kenti, birçok değeri yitirilse, çirkinleştirilse ve hatta buna çaba gösterilse, kirlense bile seviyorum ve sevmeye devam edeceğim.
Dönem dönem, özellikle baharda erguvanları taşmış İstanbul’da yaşayanlara özensem de kentimi seviyorum. ‘ Fenerbahçeliyim, Modalıyım, Arnavutköylüyüm’, gibi söyleyecek mahallem olmasa da ben kentimi seviyorum. Kentime yönelik öyküler dinlemeyi, dinlerken hayal kurmayı, içinde Ankara geçen kitaplar okurken, geçmişimi de düşünmeyi seviyorum. Eskiden Ulus’un ‘gözde’ olduğu günleri, Meram ve Özen Pastanesi’nin önünde nasıl piyasa yapıldığını, Karpiç’i, Süreyya’yı, Gar Gazinosu’nu dinleye dinleye artık neredeyse o günleri yaşadığımı sandığım anlarımı seviyorum. Hatta o kadar inanıyorum ki bunları yaşadığıma, onları özlüyorum bile. Hani lokanta ve bar kısmının ayrı ayrı keyfi olan, o dönem Ankara’sının aşağı yukarı tüm gazeteci, yazar ve sanatçılarının müdavimi olduğu Karpiç’i. Hani öykücü ve romancı Şahap Sıtkı , romancı İlhan Tarus, gazeteci Çetin Altan, ressam Orhan Peker, şair Fethi Giray, gazeteci Şinasi Nahit Berker, şair-gazeteci Mehmet Kemal, ressam Fahir Aksoy, gazeteci Fikret Otyam’ın yani babamın Karpiç’ini. Anlattıklarına göre anne ve babamın beni sırtlayıp götürdüğü, hatta babamın doğumumu beraber kutladığı Barmen İsmet’li Karpiç’i. İki Karpiç müdaviminin, Cihat Amca ile Fikret Otyam’ın, sayemde dünür oldukları Karpiç’i.
Yalnız Karpiç’i mi?
Belki hayal ürünüydü ama bir romanda okuduğum gibi Atatürk’ün Köşk ile tümden bağlık olan Kavaklıdere arasında gidip gelen aşkının Ankara’sını özlüyorum. En önemli sosyal etkinliğin; Basın ve Cumhuriyet Balolarının olduğu Ankara’yı özlüyorum. Galalara hanımların eldiven giyerek gittikleri Ankara’yı özlüyorum. Kale içinde konaklarda yaşanılan Ankara’yı özlüyorum. Nefes almak için gittiğim ancak birbirlerine dayanarak yıkılmayı veya yakılmayı bekleyen Altındağ’daki hüzünlü evlerin tekrar dirilmesini özlüyorum. Altındağ’ın o güzel dokusuna çok yakışan işlemeli perdelerin ardında yaşananları özlüyorum. Dahası, okul çıkışları önünden geçtiğim ve birçok hoş hanım ve beyin beş çayını içtikleri Tuna Pastanesi’ni, Botanik Parkı’ndan İngiliz Sefareti’ne geçip meyve çaldığım Ankara’yı özlüyorum. Çoçukluğumun Ankara simitini, pamuk helvasını, elmalı şekerini bile özlüyorum gerçekten. Belki de bu özlemdir bana bu kenti sevdiren.
Köşe başlarında, insanla iç içe olmuş heykelleri, Kızılay’ın kalabalıklığını, Sakarya caddesinde tek tük kalan manavları, cennet köşesi komşu parkı, en güzel ve taze balıkları yediğim, düşünürken bile heyecanlandığım Kumsal Lokantası’nı ve Kalbur’u, Kale içindeki küçük dükkanları, Merkez Çiftlik Lokantasını, Ulus’taki Çiçek Lokantası’nı , küçülmüş olsalar bile, artık neredeyse her semtte açılan sinema salonlarını, Galeri Nev’i, Siyah Beyaz’ı, onca kolejin, üniversitenin açıldığı Ankara’yı, annemin yeni mekanını, saatlerce sohbetini dinlediğim aydınlarını, saygılı insanlarını nasıl sevmem? Belki de benim Ankara’m başka, kafamda yaşattığım Ankara…
Ankara’nın aşağı yukarı her halini dinlemiş, okumuş ve de yaşamış biri olarak artık, ‘doğma büyüme ve belki de ölme Ankaralı’ sıfatını kazanan ben; Cumhuriyet’in kalbi, Atatürk’ün başkenti, bir kırsal taşra kasabası iken yoktan var edilen bu kenti, birçok değeri yitirilse, çirkinleştirilse ve hatta buna çaba gösterilse, kirlense bile seviyorum ve sevmeye devam edeceğim.
Facebookta Paylaş
